PerAModa Group Organizasyonları Dev Bir Business Network'e D...
PerAModa Group Organizasyonlar...
20:4730 Kadın Sanatçı Sanatın İyileştirici Gücü İçin Buluştu: “Çe...
30 Kadın Sanatçı Sanatın İyile...
03:06Ufuk Sarıgül Uyardı: Sosyal Medyada Grup Kuranların "Aidat"...
Ufuk Sarıgül Uyardı: Sosyal Me...
17:24Pera Müzesi’nde Yeni Sergi: “Cumhuriyetin Kamera Arkası” Ziy...
Pera Müzesi’nde Yeni Sergi: “C...
HER ŞEY NASIL DA DEĞİŞTİ
Biz çocukken her şey çok farklıydı, bir o kadar da güzeldi. Kış mevsimi çok sert geçerdi; kar yağdığı zaman aralıksız günlerce yağar, günlerce yerden kalkmazdı, her yer don tutardı. Ayaklarımız kaymasın diye ayakkabılarımızın üzerine eski çoraplar giyerdik. Çatılardan damlayan sular donar, boy boy buzdan sarkaçlar oluştururdu. Annemiz bizi her defasında uyarır, “Sakın çatıların altından yürümeyin, üzerinize düşer!” diye sıkı sıkı tembihlerdi.
Kış geceleri uzun olduğu için vakit geçmek bilmezdi. Can dostu aile komşularımız vardı; bazı günler akşam oturmasına, çat kapı misafirliğe giderdik. Sokak lambaları da yoktu o zamanlar. Bir yandan lapa lapa kar yağarken, diğer yandan düşe kalka, ellerimizde fenerlerle yollara düşerdik. Ne can derdiyse artık! Çocukluk işte; bu karanlık ve karlı yollar hoşumuza gider, bize tam bir macera gibi gelirdi.

Evlerde şimdiki gibi lüks koltuklar, kanepeler yoktu; uzun, tahtadan yapılmış sedirler vardı. Üzerine annemin beyaz örtüler üzerine el nuru, göz nuru kanaviçe işlediği örtüleri sererdi. Sedirlerin üstünde ise içi yumuşacık pamukla doldurulmuş minderler yer alırdı. Sobanın başındaki o en sıcak minderlere biz çocuklar kurulurduk. Demir dökümden sobalarımız vardı; kok kömürü ya da meşe odunu ile ısınırdık. Dışarıda amansız bir kış, içeride ise harıl harıl yanan o sıcacık soba... Sobanın sıcaklığından yanaklarımız elma gibi kızarır; üzerinde kestaneler çıtırdayarak kızarırken, bir yanda fokur fokur kaynayan çaydanlığın mis gibi demlenmiş kokusu tüm içeriyi sarardı. Büyükler koyu bir sohbete dalmışken, bizler de kendi aramızda sırayla birbirimize masallar anlatır, kulaktan kulağa oynardık. Büyükler konuşurken asla araya girmezdik. Babacığım çok kızardı; “Büyükler konuşurken sözlerini bölmeyin, izinsiz lafa karışmayın,” derdi. Evde hiçbir zaman bağırma çağırma olmazdı ama biz anne ve babalarımızın tek bir bakışından ne demek istediklerini anlardık.
O zamanlardaki mutluluğu bir daha asla yakalayamadım. Eskiden gerçek bir saygı ve sevgi vardı; büyükler küçükleri sever korur, küçükler de büyüklere saygıda kusur etmezdi. Nerede o güzel günler? Hepsi derin birer anı oldu artık...
Ben bez bebeklerle büyüdüm; şimdiki gibi binbir çeşit oyuncak furyası yoktu. Plastik bebekler bir lükstü. Erkek çocukları sokaklarda bilye oynar, topaç çevirir, telden arabalar yapıp onların peşinden koşarlardı. Bizler en ufak şeylerden mutlu olmayı bilirdik; ne kadar da mutluyduk! O dönemler ilkokullarda Yerli Malı Haftası kutlanırdı. Annelerimiz evde çeşit çeşit kurabiyeler, kekler yapar, yanımıza taze meyveler koyardı. Sınıfta herkes getirdiğini ortaya çıkarır, masasına hazırlardı; neyimiz varsa bölüşür, hep birlikte yerdik. Tam bir bayram havası yaşanırdı, o yediklerimizin tadına hâlâ doyamam.

Ne güzel oyunlar icat ederdik ve üstelik hiç kavga da etmezdik. Daha günün içerisindeyken, ertesi gün hangi oyunları oynayacağımızın planlarını neşeyle yapardık. Yazın komşularımızla toplanır, bazı hafta sonları pikniğe giderdik. O zamanlar piknik yerinde ateş yakmak yasaktı; şimdiki gibi mangal sefası, duman çılgınlığı yoktu. Her şey evde sevgiyle hazırlanırdı: börekler açılır, zeytinyağlı yaprak dolmaları sarılır, patatesler ve köfteler kızartılıp kaplara konarak sabahtan hazır edilirdi. Ağaçların altına yaygılar serilir, ulu ağaçların gölgesinde sofralar kurulur ve büyük bir huşu içinde yemekler yenirdi. Sonrasında hep birlikte istop oynardık; kim ebe olursa tatlı cezalar verirdik. Salıncaklar kurulur, sırayla sallanırdık; ne muazzam günlerin yolcusuyduk...
O zamanlarda çamaşır makinesi, buzdolabı, elektrik süpürgesi hak getire... Tamamen bilek gücü ile çamaşırlar leğenlerde, ellerimizde çitilenirdi. Evler el süpürgesi ile süpürülürdü. Şimdi bakıyorum, teknoloji çağındayız, evlerde olmayan elektronik eşya kalmadı ama ne hikmetse hastalıklar çoğaldı, eski tadımız tuzumuz kalmadı. Ne sevgi kaldı ne saygı... Herkes birbirine düşman kesildi; ellerinden gelse bir kaşık suda boğacaklar ama sorsanız kendileri de bilmiyor bu öfkenin, bu nefretin nedenini. Yani insanlar toplu olarak duyarsızlaştılar, ruhlarını kaybettiler. Hani bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı ya? Artık o da yok, hatır gönül kalmadı. Ya o candan arkadaşlıklar, o sarsılmaz dostluklar? Onlar da tarihe karıştı.
Kaçıncı asırdayız; medeniyetin doruk noktasında olmamız gerekirken maalesef ruhen ve ahlaken yozlaştık. Bana göre ortada medeniyet diye bir şey kalmadı. Geçen gün hastaneye gittim; herkes numara alma sırasına girmişti. Yaşlı bir kadın gördüm; ayağı sakat, elinde bastonuyla ayakta zor duruyordu. Koca kalabalıkta bir Allah’ın kulu çıkıp da “Teyzeciğim gel, sen ayakta durma, sıranı ben alayım,” demedi. Halbuki devletimiz 65 yaş üzeri vatandaşlara sıra beklememe hakkı tanımış, bu yasal bir hak. Ama bunu hatırlatacak, uygulayacak insanlık kalmamış. Çok üzücü, insanlık diye bir kavram resmen eriyip gitmiş.
Ya otobüsler? İçler acısı, tam anlamıyla içler acısı... Ben bu manzaralar karşısında kahroluyorum ama insanların çirkefliğine de bulaşmak istemiyorum. Durakta efendice otobüs bekliyorsunuz; araç geliyor, bir bakıyorsunuz küt diye bir ses! Araba çarpmışa dönüyorsunuz. Sizi hiçe sayan, ayaklarınızı çiğneyerek geçtiği halde fark ettiği an bir özür bile dilemeden otobüse kapaklanmaya çalışan bir delikanlı... Ayol, bu nasıl bir delikanlılık? Benim bildiğim delikanlılar, kimsenin hakkına tecavüz etmeyen, insanları koruyan, gözeten mert kişilere denirdi. Hadi bindi diyelim; ön koltuklar yaşlılar, hamileler ve sakatlar için ayrılmışken, ayakta bir sürü yaşlı insan dururken o koltuğa oturuyor. Sende hiç mi ar kalmamış, hiç mi utanmıyorsun? Elinde son model telefonu, kulağında kulaklık, gözler kapalı; güya mest olmuş müzik dinliyor! Öyle yapmak zorunda çünkü gözlerini açarsa insanların ters bakışları ile karşılaşacak, işine gelmiyor...
Bir de acı olan ne biliyor musunuz? Bunların çoğu üniversite öğrencileri. Yazıklar olsun! Yarının avukatı, doktoru, öğretmeni, aklınıza ne gelirse... Yani sözüm ona okumuş adam, aydın kişi tabiriyle yetişiyorlar. Ya bu tipler on üniversite bitirse ne olur? Bence koca bir hiç! On tanesini bir araya getirin, gerçek anlamda bir "insan" etmez. Terbiyenin, görgünün okulu yoktur; insan eğitimi evden, aileden alır. Temel eğitim ailede başlar ve biter. Üniversiteler terbiye öğretmez, sadece yapacağın mesleğin inceliklerini, teorisini öğretir.
Gelelim apartman ilişkilerimize... Merdivenlerden inerken ya da asansörde illaki apartman komşularınızla karşılaşırsınız. Günaydından, selamdan vazgeçtik; insan insana bir tebessüm etmez mi? Öyle gözünüzün içine baka baka, yabancı gibi buz gibi geçer giderler. Bu nasıl bir insanlık, nasıl bir yabancılaşma? Facebook’ta, sosyal medyada bakıyorsunuz selamlar, sabahlar, sahte gülücükler kırıla gidiyor. Ee, yüz yüze gelince neden esirgiyorsunuz o selamı? İnanın ben bu insanları çözemedim, aklım sırrım almıyor. Bunlar toplumumuz adına çok üzücü şeyler. Ama çocuklara da kabahat bulmamak lazım; ne demişler, anası neyse danası da odur. Yazacak o kadar çok şey var ki...
Fatma Ayten Özgün Anılarımdan... Sevgiyle kalın,
08.09.2026 - 15:15
27.07.2026 - 14:05
17.06.2026 - 14:48
16.05.2026 - 19:00
04.05.2026 - 15:26
26.04.2026 - 12:29
21.04.2026 - 23:35
Yorum Yap
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.
Henüz yorum yok